Zamantı Irmağı Üzerine Efsaneleşen Birçok Gerçek Hikâye Anlatılır.
“Bozkırın Solgun çiçekleri Halbad Muharre Baykan'ın derlemesinden.Kıvrılarak dolaştığı Uzunyayla çayırlarını yarıp güneye doğru geçerken oluşturduğu girdaplarda birçok can aldığı aşikârdı. Yaylıma giden sığırlar suyundan içmek üzere uzandığında, bir el onları çekip alırmış da içine; bir daha da geri vermezmiş Zamantı. İçine düşen girdaplarında kaybolur; günler sonra cesedi kilometrelerce ileride, başka bir mevkiden çıkarmış.Bir keresinde, ayağı köstekli olan Julerin bir atı, bizim çayırın altındaki girdaplı bölgede suya kapılmış; çok kısa sürede, ayakları köstekli olduğundan kulaklarına su kaçarak ölmüş, diye anlatırdı babam.Özellikle biz çocuklara, hakkında ne kadar korkunç hikâye varsa anlatılır; ondan uzak durulması gerektiği sık sık tembihlenirdi. Hatta gecenin derinliklerinde zamantının bir boğa gibi uluduğunu söylerdi Halbed nane! Bütün bu korkunçluğunun yanında, yiğitlik gösterebilecek kişilerin de mutlaka Zamantı suyundan bir imtihanla ya da bir iddia ile sınandıkları anlatılırdı.Örneğin, zamanın bıçkın delikanlısı Ju Azmi amcanın, iddia üzerine bir tosunu sırtlayıp Zamantı’dan karşıya geçirdiği anlatılanlar arasındaydı.Yine bir pehlivanın, çıplak at arabasını ırmaktan tek başına geçirdiği efsanesi dolaşırdı dillerde. Ben bunlara şahit olmadım ama Zamantı’ya olan ilgim ta çocukken başlamıştı.Bazen tek başıma kıyısında oturup izlerdim. Gerçekten de bazı bölgeleri, korkutucu şekilde girdaplar oluşturarak akardı.Akarken sebepsiz yere, minik girdaplar oluşturur, gittikçe büyür büyür, o sırada girdaba dolaşan ne varsa derinliklerine çeker alırdı. Bil hassa bu girdaplar çocukları çok severlermiş; onları yuttukları gibi bir başka dünyada uyandırılırlarmış.Zamantı bütün bu korkunçluğunun gururuyla kıvrılarak Göksu ile birleşerek Seyhan’ da bulurdu kendisini.Hele bahar aylarında, etrafa çayırlara taşarak; gücünün ve kudretinin sınırlarını zorlarcasına akardı. Bazı zamanlarda Kaynar Barajı’nın bentleri bakım-onarım amaçlı açılır, etrafında biriken su çekilir, ortasından akar boşaltılırdı.Bu durumda etrafındaki suyun çekilmesiyle sazlıklar içinde kalan turna balıklarını toplama işi, oldukça tehlikeli olmasına rağmen çok zevkliydi.Bir gün haberini aldıktan sonra heyecanla arkadaşlarımı aramaya koyuldum fakat kimse yoktu o gün.Tek başıma yola koyulup Gunaşey’den yaklaşık 7–8 kilometrelik yolu yürüyerek baraja ulaştım. Oysa babam ya da amcam duysa benim için hiç iyi olmayacaktı. İlk önce kenar kıyılardan usulca ilerliyor, çekilen suyun kenarlarında dolaşarak baraja ulaşıyordum. Baraj civarında oldukça hummalı bir kalabalık vardı. Tüm civar köylerden gelmiş olmalıydılar. Ara ara Hatıgoey lehçesiyle alelacele, heyecanla konuşan insanları görüyordum.En sakinleri Bulgaristan muhaciri olan balıkçılardı. Her biri kendi el yapımı balık serpmelerini atıyordu. Usuldan onlara yanaşıp bir süre seyrettim. — Adaş, sen nasıl geldin te buraya kadar? — Yürüyerek. — Yörülek mi? — Hee. O ara serpmesini çekip içindeki turna balıklarını ayıklıyordu. — Ben;”kenara çok yaklaştın, kayarsan akıntıya düşersin” — Görmüyemisin, kındıra otuna basıyem! Bir şeycik olmaz.Gerçekten de sulak bölgelerde batmaktan korkuyorsan kındıra otunun ortasına basmalıydın. O sırada serpmenin alt fitilini ön dişleriyle kavrayıp hızla çevirerek fırlatıyordu. — Ben”Dişlerini koparmayasın atarken” — Te bunu atarken dişlerin takma olmayacak! Yoksa ikinciye dişleri toplarsın zamantının dibinden”O ara karşıdan bir koca muhacir daha atıyordu serpmesini. — Ürküt olan bu tarafa da, alayım te burdan onları ben! — Diğeri; “asıl sen oradan ürküt de ben burdan alıveren. Uzaklaşırken her birinin yanındaki çuval dolmak üzereydi. — Adaş, bataklığa girmeyesin bak! Çakılırsın orada, şişip kalırsın içinde haa! Güneşin kavurucu sıcağına baraj suyunun serinliği karışırken, ortalığa geniz yakan bir bataklık çamuru kokusu hâkim olmuştu. Barajı geçip arka sığ bölgelerine doğru ilerlerken, bir cılız inilti kulağıma çalındı.Evet evet, bu daha çok bir çocuk sesiydi.Sese doğru kulak kabartarak istemsizce koşmaya başladım.Çok geçmeden kamışlıkların arkasından görmüştüm onu. Bataklığın ortasında, sadece kafası görünüyordu. Kısılmış sesiyle feryat ederek yardım diliyordu. Hiç düşünmeden bataklığa dalıp ona doğru yürüdüm fakat öyle yoğun bir balçık vardı ki beni de içine çekiyordu. Çok sürmedi, ben de göğsüme kadar gömüldüm.O sıra göz göze geldiğimizde tanıdım onu.Bu, bizim köyden bir çobanın oğlu Ecevit’ti.Benim de battığımı görünce feryadı dağları delmeye başladı. O yorgunluktan bitap düşmüş, artık teslim olmuş gibi yüzüme çaresizce bakıyordu. Son bir hamleyle etraftaki kamışları yakalayıp çekip çıkardım kendimi. Onun feryatları arkamdan beni kovalarken delicesine koşup uzaklaştım oradan. Amacım, yol kenarındaki söğüt ağaçlarından uzunca bir dal kırıp Ecevit’i kurtarmaktı. Oysa o, arkamdan sürekli: — “Maareeem, biyakmaaa… beni biyakmaaa, maareeem biyakmaaa!” diye haykırıyordu. Hafif yana eğik bir söğüt ağacına tırmanıp yan dallarından birine asıldım ve kırdım. Kırılan dal ile birlikte hafif bir yükseklikten düşsem de dalın yapraklı taraflarını kırıp Ecevit’e kadar yetiştirdim. Yine belime kadar girdiğim gri renkteki balçık, oldukça vahşi görünüyordu. İkimizden birini değil, ikimizi birden yutmak istercesine yavaş yavaş çekiyordu içine.Dalı uzattığımda, bataklığın içindeki kolunu güçlükle uzatıp yakalayabildi. Ben çekmeye çalıştıkça o gömülüyor, bir türlü onu sürükleyebilecek gücü oluşturamıyordum. Etrafıma baktığımda, biraz çaprazımda kındıra otunu gördüm. Usulca ona yanaşıp sol elimle sıkıca kavradım ve uzattığım söğüt dalına yapışan Ecevit’i bir yayın balığı gibi sürükleyip çıkardım. Çamurlu, yorgun bedeniyle Zamantı kenarında uzun süre ağladı.Dokunmadım.Biraz sonra kendine geldi. Başladı Zamantı’nın da, barajın da, balıkların da, köyün de yedi ceddine saydırmaya… Nasıl salakça, düşünmeden bataklığa daldığına kızıyor; salya sümük küfrederken ağzından köpüren salyalarla adeta kendi yüzüne tükürüyor gibiydi.Ardından ayağa kalkıp bir Avşar ağıdı patlatarak köye doğru yardırdı gitti. Arkasına bile bakmadı.Ben ise Zamantı’nın bataklığından aldığım ders koltuğumda dururken, bir kanışlığın içinde bir grup turnanın hapsolduğunu fark ettim. İçlerine dalıp 57 adet, hatırı sayılır ölçülerde turna balığını kenara attım. Çok geçmeden Altıkeseklilerin traktörüne atlayıp köye döndüğümde ortalık kararmak üzereydi. Römorktan inerken amcam, ense köküme iri tombul elleriyle bir tokat patlatsada hiç canımı acıtmamıştı.Amcamın attığı hiç bir tokat canımı acıtmazdı zaten.En büyük gazavat babamın tekinsiz bakışlarında gizliydi!Sağ selim soluğu Halbed Nane’nin kucağında aldığımda son bulurdu macera.Babamdan ve amcamdan yediğim traska bir yana, ninemin övgü dolu sözleri gururumu okşamaya yetmişde artmıştı bile… Halbad Muharrem Baykan derlemesidir. “Bozkırın Solgun çiçekleri”
Benzer Haberler
Hilal-i Ahdar Yeşil Hilal- Yeşilay Kuruluş Amacı,
DEVELİ ERVA SPORCULARI İFTARDA BİRARAYA GELDİ
Vefat
Şehit Piyade Uzman Onbaşı Ali Taşöz'ü Anıyoruz...
DEVELİ-ÇOMAKLI KÖYÜNDE TİPİ VE AŞIRI RÜZGAR, BESİ İŞLETMESİNİN ÇATISINI UÇURDU
CELALİ SALDIRILARI SONRASI-1650
Develi'deki Ramazan etkinlikleri coşkusuna okul öncesi kurs öğrencilerde katıldı.
DEVELİDE 300 YILLIK ZİLE CAMİ-İ KEBİR